31 Mart 2009 Salı

Ahmet Yeşil

Geçtiğimiz günlerde bir oyuncakçıyı gezerken puzzle raflarında duran Ahmet Yeşil'in bu muhteşem tablosuna gözüm takıldı. Diğer puzzle kutularının üzerindeki resimleri de dikkatlice inceledim. Resimlerinin çoğunu halat deseninden yapma fikri farklı ve gerçekten çok ilgi çekici..
http://ahmetyesil.com/v3_plt/platin.aspx?platinID=173&section=3&lang=TR

Kadınlar Neden Alışveriş Tutkunu?


Yapılan çalışmaya göre, kadınların ’’luteal dönem’’ adı verilen, regli görmelerine 10 gün kala başlayan dönemde harcama isteklerine gem vuramadıklarını gösterdi. Hertfordshire Üniversitesi mensubu bilim adamları, kadının aşırı alışveriş yapmasının ardında, vücudundaki hormonal değişimle başa çıkma isteğinin bulunuyor olabileceğini bildirdi.

’’Pre-menstrual sendrom’’ adı verilen, aşırı sinir ve duygusallıkla ortaya çıkan bu rahatsızlık her 10 kadından 9’u tarafından her ay yaşanıyor.

18-50 yaş grubundaki 443 kadın üzerinde yapılan araştırmanın sonuçlarını açıklayan Prof. Karen Pine, ’’Kadının harcama isteği adeti geciktikçe artıyor’’ dedi.Pine, gereksiz alışveriş yapıp mali durumunun bozulmasından korkan kadınların regli olmadan 10 gün önce başlayan dönemde çarşıya çıkmamaları gerektiği uyarısında da bulundu.

Kaynak : Cumhuriyet

Küs

Düşen sarı yapraklar rüzgarla savrulurlar
Öyle durmaksızın öyle aşina öyle gelir sonbahar
Hüzünde sevdalar hazana gülleri küs
Kapatır bulutlar yakamoz körfeze küs
Seferde yüreğim gözlerim geceye küs
Öyle anlamsızım öyle bir başıma öyle gelir sonbahar.
Yazdan, beyaz düşlerim güneşte kavruldular
Öyle gölgesizim öyle yağmursuz öyle gelir sonbahar
Nihavent şarkılar sazlara mızraba küs
Özlenmiş duygular kaleme kağıda küs
Söylenmeyen sözler için kalbim dilime küs
Öyle yarınsızım öyle çaresiz öyle gelir sonbahar.
Yazar: ÖNDER EREN

Dünya'nın Bütün Çiçekleri

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçeklerini getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin, getirin...ve sonra öleceğim.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kir ve dağ çiçeklerini istiyorum,
Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları
Geniş ovalarda kaybolur kokuları...
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri
Hepinizi, hepinizi istiyorum, gelin görün beni,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Koy çiçeklerinin hepsini, hepsini,
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın,
Aman Isparta güllerini de unutmayın
Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum.
Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir benim güllerim,
Korkmadım, korkmuyorum ölümden,
Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Baharda Polatlı kırlarında açan,
Güz geldi mi Kop dağına göçen,
Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen,
Muş ovasından, Ağrı eteğinden,
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden
Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni,
Eğin türkülerinin içine gömün beni.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencileri istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatimin çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu essiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yasamak istiyorum,
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın,
Tarumar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım,
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz kış bir şey söyleyen toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yasadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Simdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.
CEYHUN ATUF KANSU
İlkokulda bu şiiri 6 arkadaş okumuştuk.... Ahh ahh... Ne heyecanlı bir gündü... :)

Pencere


pencerem
boş bahçesine bakar gri bir lisenin
içimde servislere dağılır çocuklar
ve yürüyerek bitirir okulu
küçük esnafın çilli çocukları
pencerem on yıl öncesine bakar
müfredat dışı sevmeler içindir
lise yılları veya kötü şarkılar
ne zaman ıslak bir aşk düşünsem
içime saçların düşer
bir iç'e bir saç nasıl düşer bilmem
bilsem zaten şiir yazmam
açık konuşma benimle
penceredeyim
ağzında gevele sözcükleri
söz sanatlarından devşir gülmelerini
yalnızım,
cenderedeyim…
pencerem ağzıma bakar
ne zaman karlı bir akşam düşünsem
içime kırağın düşer
bir iç'e bir kırağı nasıl düşer bilmem
bilsem zaten şiir yazmam
suda yürüyebiliyordum bir aralık
her faninin kendi mucizesi vardır
kendini şaşırtır en azından,
herkes biraz elçisidir tanrının
ne zaman ölümcül bir aşk düşünsem
içime allahın düşer
bir iç'e bir allah nasıl düşer bilmem
bilsem zaten şiir yazmam…
Yılmaz Erdoğan

Ben Sana Mecburum


Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..
ATTİLA İLHAN

Bahar Şiiri


Bu sabah mutluluğa aç pencereni
Bir güzel arın dünkü kederinden
Bahar geldi bahar geldi güneşin doğduğu yerden
Çocuğum uzat ellerini
Şu güzelim bulut gözlü buzağıyı
Duy böyle koşturan sevinci
Dinle nasıl telaş telaş çarpıyor
Toprak ananın kalbi
Şöyle yanıbaşıma çimenlere uzan
Kulak ver gümbürtüsüne dünyanın
Baharın gençliğin ve aşkın
Türküsünü söyliyelim bir ağızdan
Ataol Behramoğlu

Feng Shui Dekor (Çin Yaşama Sanatı)


YAŞAMA SANATI

Kader
Doğuştan gelen şansımızı, doğduğumuz yer, aile çevre, kalıtımsal özellikler olarak sıralayabiliriz. Kaderimizi değiştiremememize rağmen, gelecek olayların zamanını öngörerek gerekli tedbirleri alabiliriz.Eğer hava raporu yağmur yağacağını belirtiyorsa yanımıza şemsiye alırız. Aynı şekilde doğduğumuz yıl, ay, gün ve saat, kader analizimizi yapabilmemiz için bize ipuçları verir.
Evinize veya işyerinize Feng Shui danışmanı çağırdığınızda bu servisi alabileceksiniz.
Feng Shui
Çevremizle uyum içinde yaşama sanatıdır. Feng Shui, yaşam sürecimizde karşılaştığımız olumlu şartların arttırılması ve olumsuz olanların önlenmesini sağlayan bir uygulamadır.
İnsan
İnsan, yaşamı boyunca kişisel gelişimini sağlayacak yöntemlerle şanslarını arttırabilir. Eğitim bize fırsatların kapısını açar.

FENG SHUİ DÜNYASI'NDAN HAYATA BAKIŞ
Yaşam hepimize sınırsız fırsatlar sunar, ama bazılarımız o fırsatları bulup faydalanmanın yollarını buluruz; bazılarımız içinse, yaşam nehri öylesine önünden akıp geçer. Nehre boş boş bakanlar bilmeden hayıflanırlar, "şansızım ben" derler, çabalamadan. Belki de nasıl, ne yönde çabalayacaklarını bilmedikleri için. İşte Feng Shui, burada faydalanılacak klavuzlardan biri olarak çıkar karşımıza. Yaşamın sunduğu tüm nimetlerden payımıza düşen maksimum faydayı elde etmek için, kendi doğamıza dönmek, yaradılışımızdan getirdiğimiz özelliklerimizi keşfetmek ve bunları geliştirecek bize en uygun mekanları hazırlamak için bize rehberlik eder.
Feng Shui Nedir?
Sözlük anlamı "rüzgar" ve "su" olan Feng Shui, doğada var olan evrensel yaşam enerjisini, yaşadığımız mekanlarda harekete geçirmenin yöntemlerini gösteren eski bir Çin öğretisidir. Yaşam yolculuğunda bize sunulan seçeneklerden biri olan bu öğreti, evrenin güçleriyle denge içinde yaşamanın ve bunu mekanlarımıza taşımanın yollarını gösteren bir klavuzdur.
Feng Shui Ne Değildir?
Feng Shui, hayatımızı bir günde değiştirecek sihirli bir değnek değildir. Ancak, evlerde, iş yerlerinde vb. yerlerde yapılan doğru uygulamalar göstermiştir ki; yaşam akışımızı olumlu yönde değiştirmek elimizdedir. Feng Shui bir din veya tarikat da değildir, dini inancınız ne olursa olsun, doğanın dost enerjilerini evinize davet etmenize engel değildir.
Feng Shui Yaşamınıza Ne Katar?
Doğanın bir parçası olan insan, yaşadığı mekanda da doğadaki denge ve uyumunu arar. İnsan ve mekan uyumsuzluğu, hayatımızı olumsuz yönde etkiler. Beş bin yıllık geçmişi olan Feng Shui öğretisi, insanın varoluş özelliklerine uygun yaşam alanlarını düzenleme yöntemidir. Böylece daha sağlıklı yaşar, mutlu ilişkiler kurar, kendimizi geliştirir, kariyer beklentilerimize ulaşır ve kazancımızı artırabiliriz. Yaşam bir yolculuktur, Feng Shui bu yolda alacağınız kararlardan biridir.
Yaşadığınız Mekanlar Yaşamımım Üzerinde Ne Kadar Etkili?
Binalar insalara benzer, sokak kapıları onların ağızları, pencereleri ise gözleridir. Odaları, vücudun organları gibidir. Evlerde atılamadığı için saklanan ve yığın oluşturan eşyalar, enerjinin mekan içerisinde rahatça dolaşmasını engellediğinden, tıpkı bedenimizde hastalıklara yol açan kistler gibi yaşamımızda engellere ve olumsuzluklara sebep olur. Bazı mekanlara girdiğinizde bu olumsuz baskıyı üzerinizde hisseder ve hemen oradan çıkmak istersiniz; bazılarındaysa, kendinizi çok rahat hisseder ve kalkıp gidemezsiniz. Feng Shui uygulaması yapılırken öncelikle bu yığınlardan arındırılırsınız ve hayatınızın tıkalı olan o yönlerinin açılmaya başladığını farkedersiniz. Yaşam bütün insanlara karşı son derece cömerttir, ama yalnız nimetlerden faydalanmak için çabalayanları ödüllendirir.
YİN - YANG
Yaşamdaki zıtlıklar dengesini anlatır. Doğadaki herşey, her olgu zıttıyla birlikte oluşur, birbirini tamamlar. Yin, dingin, pasif; Yang ise hareketli, aktif anlamındadır. Mekanlarımızda hem Yin, hemde Yang enerjiye ihtiyacımız vardır. Çalışma ortamlarında daha çok Yang, dinlenme ortamlarında ise daha fazla Yin enerjiye ihtiyaç vardır.
Feng Shui bulunduğumuz ortamda (bu iç ya da dış mekan olabilir) uyum içinde yaşama bilimidir ve bu uyumu sağlamak için de her ortam için değişik teknikler kullanılır. Sözlük anlamı "rüzgar" ve "su" dur. Rüzgar ve su, doğayı etkileyen iki akıcı elementtir.
Chi yaşam enerjisi nedir?
Yaşadığımız mekanda , çevremizde bizi etkileyen ve devamlı hareket eden kozmik, metafiziksel enerjiler vardır. Bu enerjinin adı "Chi"'dir. Chi atmosferde sessizce ve görünmeden sürekli dolaşır, çok güçlüdür. Çin'liler bu gücü "Ejderha'nın kozmik nefesi" olarak tanımlarlar. Feng Shui'nin amacı bu enerjiyi bize en faydalı olacak şekilde yakalamaktır.
Pozitif ve negatik enerjiler nelerdir?
*Pozitif Enerji (Sheng Chi) Chi yaşam enerjisi toprakta, havada, vücudumuzda, kısacası her yerde vardır. Önemli olan, bu enerji akışını bloke etmemek ve akışın dik bir hat üzerinde olmamasını sağlamaktır. Bunu yaptığımızda enerjiyi pozitif enerjiye dönüştürürür.
*Negatif Enerji (Shar Chi) Dik bir hat üzerinden bize yansıyan enerjinin akışı hızlı olur ve bu negatif enerjidir. Feng Shui, negatif enerjiyi önleyici yöntemler içerir.
Feng Shui’ye göre “CHİ”, tüm evreni saran, kaplayan enerji.Chi, yani enerji, çevremizde ve mekanlarda rahat akmalıdır.Bunun için;*Her gün pencerinizi, kapılarınızı açın. Temiz hava evin içine dolsun.

*Evde düzenli temizlik yapın. Her sene bir ilkbahar temizliği şart!
*Dağınıklıktan kurtulun.Kullanmadığınız eşyaları dağıtın, biriktirmeyin.
*Boya bakım işlerini düzenli aralıklarla yapın.
*Zaman zaman eşyaların yerini değiştirin.

EV İÇİNDE FENG SHUİ
Girişler :
Evin girişi, evlerin nefes alıp verdiği yerlerdir. Bu nedenle çok önemlidir. Evin girişi mümkün olduğu kadar ferah ve davetkar olmalıdır. Giriş kapısı eve oranla çok büyükse enerji dağılır, küçük ise eve giren şans az olur. Kapı herkesin geçeceği büyüklükte olmalı ve takılmadan sonuna kadar açılabilmeli. Giriş kapısının hemen karşına ayna asmayın bu gelen enerjinin gerisin geriye dışarı çıkmasın demek.

Salon : Salon yatak odalarından küçük olmamalı be dengesizlik yaratır. Yeterince gün ışığı almalı, manzarınız açık olmalı. Yerden tavana kadar camlar evin enerjisini dışarı çekebilir, perde ve bitkilerle enerjinin dışarı sızması engllnbilir. Sevdiğininiz renkleri kullanın. Kuzeye bakan salonlar soğuk olduğu için buralara sıcak renkler kullanın. Salonu fazla eşya ile doldurmayın. Kanepe ve koltukların arkasını bir duvarla destekleyin. İç karartan tablolar, resimler asmayın. Bonzai ve kaktüs türü çicekler değil yuvarlak yaprakların tercih edin ve bitkileri çeşitli köşelere dağıtmayın, bir alanda toplayın. Sevdiğiniz misafirelere sırtını dayayabilecekleri ve kapıyı görebilecekleri bir yer verin. Bir an önce gitmesini istediklerinizi sırtlarını kapıya dönük oturtun.
Yemek odaları: Canlı iştah açıcı renkler kullanın, gizli ışıklar ile ışıklandırın. En avantajlı oturma şekli, sırtı duvar tarafından desteklenen ve kapıyı gören yerdir. Yemek masası karşısına yerleştirilen ayna, bereketi arttırır.

Mutfaklar: Mutfağın pratik ve rahat olması, evin Feng Shui’sini, iyi etkiler. Mutfak küçükse, fırın ve buzdolabı mutlaka yan yana duracaksa, aralarına tampon olarak kalın bir tahta koyun. Güzel bitki yada çiçek ve değişik aksesuarlarla, mutfağın havasını değiştirin. Aydınlatmayı iyi yapın. Mutfakta ilaç tutmayın, ilaçlarınızı banyoda kapalı bir yerde saklayın.
Yatak Odaları: Yatak odanızın şeklinin, kare veya dikdörtgen olmasına dikkat edin, enerji daha dengeli olur. Yatağınız, oda kapısı ile karşılıklı olmamalıdır, ayak ucu ise, kapı ile aynı hizadaysa, buna tabut pozisyonu denir.Bu durumda yatağınızın yerini değiştirin. Yatak odanızda tuvalet varsa, kapısını kapalı tutun. Yatak başınızı duvara dayayın. Arkanızda bir pencere ile uyumayın. Yatağınızı yansıtacak aynalar kullanmayın, koymayın. Yatağınızın iki yanı açık olsun ki, chi rahat akabilsin.

ZODYAK ( HAYVANLAR DÖNGÜSÜ )
BURCUNUZ VE KİŞİLİĞİNİZ
Çin Burçlarını incelerken, "Astroloji" tabirinden çok "zodyak" kavramını kullanmak daha doğrudur. Çünkü astroloji "yıldız bilimi", zodyak ise "hayvanlar döngüsü" demektir. Çinliler, M.Ö. 2637'den beri çok düzgün kayıtlar tutmuşlar ve on iki yılda bir benzer olayların oluştuğunu tespit etmişlerdir. Bu on iki yıllık döngüde yer alan yıllara isim verirken, o yılın tarzına, özelliklerine uygun bir hayvan karakteri belirlemişlerdir. Zodyak Fare ile başlar ve Domuzla biter ve hep aynı sıralamayı takip eder. Element döngüsüyle burç döngüsü 60 yılda bir kesişir. Yani 60 yılda bir her element her burcu bir kez yönetir. Ayrıca doğduğumuz mevsim, ay, doğum günü ve saati de kişilik üzerinde etkilidir. Bütün bu etkilerin yanısıra, genetik şartlar, aile, eğitim ve çevre faktörlerini gözönüne alarak, Çinli Astrologlar dünya üzerinde, milyonda 2 kişinin aynı karakter özelliklerine sahip olabileceğini hesaplamıştır. İşte bu gerçek her bir kişiliğin ne kadar orjinal olduğunun kanıtı olarak gösterilmektedir.
FARE BURCU Bu burcun insanı güçlü liderlik özelliklerine sahiptir. Ayrıca, hırslı ve idealist ruhlu olurlar. Öte yandan, son derece sosyal ve dost canlısıdır. Yalnız, mükemmeliyetçi bir tarafları olduğundan, kendi kendilerini ve etraflarını kemirir bitirirler. Son derece açık fikirli, zeki ve yetenekli kişiler olmalarına rağmen, bazen çok sabit fikirli davranıp bencil ve kavgacı bir üslup benimseyebilir. Tutumlu ile müsrif arasonda gidip gelirler. Çok iyi para biriktirmelerine rağmen, bazen çok beğendikleri bir şeyi ne kadar pahalı olursa olsun alabilirler. Aile kurmayı hep isterler. Şekerli yiyeceklere çok ilgi duyarlar, sigara gibi bağımlılıkları ve alerjileri olacaktır. Dertlerini konuşarak çözümlemeye çalıştıklarından, bazen geveze olarak algılanabilirler. Duygusal hayatları sağlıklarını fazlasıyla etkilediğinden ve sağlıklarına hiç dikkat etmediklerinden yaşlılıklarında dostlarının desteğine ihtiyaç duyarlar.
MANDA BURCU Çin zodyağının en çalışkan burcudur. Sağlam karakterliliğe, sorumluluklara ve elde edilen sonuçlara çok önem verir. Son derece sabırlı ve dayanıklıdırlar. Kimi zaman fazla ciddi olduklarından sıkıcı olarak algılanabilirler. Yavaş ama temkinli hareket ederler. Yenilmekten asla hoşlanmazlar. Kendilerinden emin, bazen aşırı kontrollü hatta otoriter olabilirler. Aile bağlarına çok önem verirler. Tutucu ve eleştirici tavırlarıyla bazılarınca huysuz olarak algılanabilirler. Çin zodyağının en uzun ömürlü burcu olmalarına rağmen Manda burcu yaşlılığında en çok midesinden çeker. Gastrit, ülser ve safra kesesi problemlerinin yanısıra, ziyafetlere düşkünlüğünden dolayı kilo problemleriyle de boğuşur. Şehir hayatından çok, kır yaşamı sağlığına daha iyi gelecektir.
KAPLAN BURCU Dinamik ve korkusuz tavrı nedeniyle, bu burcun insanından genellikle çekinilir ve saygı duyulur. Kendi kendine yeterliliği ve güçlü duruşuyla, bazen insanlara karşı ukala ve buyurgan davranıp kalplerini kırabilir. Çok sevecen ve çekici olmasına rağmen, ikili ilişkilerde baskın bir kişilik sergiler. Koruyucu olduğu kadar güçlü ve baskılayıcıdır. Değişken tavırlarıyla karşı taraf şaşırtabilir. Aceleci ve gergin tavırlarıyla sağlığını çok zorlar ama bedenine de çok iyi bakmaz. Sinirsel rahatsızlıklar, baş ağrıları ve alerjiler yakasını bırakmaz. Zayıf görünmekten korktuğu için, hastayken bile dinlenmeyi bilmez. Çoğu Kaplan insanının ömrü kısa olur. Doğaya çıkmak ve spor yapmak sağlığına iyi gelir.
TAVŞAN BURCU Hassas ve şüpheci karaktere sahip Tavşan insanı, kültürlü ve sanatkar ruhludur. Evine düşkündür ve misafir ağırlamaktan çok hoşlanır. Kavgadan kaçar, sinirli yağıda olmasına rağmen, diplomatça davranmayı teşvik eder. Hastalık hastası olmasına rağmen, Tavşan burcu insanları genelde uzun ömürlüdürler. Migren, saman nezlesii astım, omurga ve bel ağrıları, siğiller gibi kronik rahatsızlıkları olabilir. Ahenkli bir yaşamı sevdiklerinden dengeyi bozan stresli olaylar sağlıklarını olumsuz etkileyebilir. Şehir dışında yaşamak onlara iyi gelir.
EJDERHA BURCU Uzakdoğu'da en şanslı burç olarak kabul edilen Ejderha burcu insanı, son derece cesur ve pervasızdır. Kendine güveni yüksek ve zeki olduğundan, giriştiği işte genellikle başarılı olur. Canlı ve enerjik yapısıyla ve karizmatik kişiliğiyle toplulukları peşinden sürükler, yönlendirici ve kurnaz yapısıyla insanlar çok güzel ikna edebilirler. Tüm bu baskın ve güçlü özelliklerine rağmen, yardıma muhtaç insanlara karşı çok yumuşak kalplidirler. Egosu çok güçlüdür, gürültücüdür, ön yargılıdır, ancak benmerkezciliği ve tatminsizliği artarsa, çok çekici olmasına rağmen, ikili ilişkilerde mutsuz olabilirler. Genelde çok sağlıklı olmasına rağmen, sabırsız ve stresli yapısı yüzünden yüksek tansiyon, sırt ağrıları ve dolaşım sistemi bozukluklarıyla uğraşabilir. Spor yapmak ve konuşarak paylaşmak onu son derece rahatlatan terapilerdir.
YILAN BURCU Çok sık ve alımlı olan Yılan burcu insanı, giyimine çok düşkündür. Son derece diplomatik, akıllı ve çekici kişilikleriyle etraflarına neşe ve ışık saçarlar. Dost canlısıdır ve dostları için fedakarlığı hazırdırlar. Olumsuz tarafları, kendilerine güvenlerini çabuk kaybedip karamsarlığa kapılabilir, yalan söyleyebilir ve gösteriş meraklısı olabilirler. Ama genellikle hayırsever, sempatik ve ikili ilişkilerde eğlendirici ve seksidirler. Duygularını kontrol altında tuttuklarından çok sık hastalanırlar. Böbrek, sindirim sistemi, idrar yolu rahatsızlıkları, sinüzüt, alerjik hastalıkları ve Yılan kadınlarında jinekolojik rahatsızlıklara sıkça rastlanır. Sessiz ve huzur dolu ortamlarda dinlenmek, hafif sporlar yapmak ve özellikle sanatla ilgilenmek sağlıklarına çok iyi gelir.
AT BURCU Gururlu ve bağımsızlığına düşkün At insanı genellikle çok inatçı ve sabırsız bir kişilik sergiler. Son derece çalışkandırlar ve bir çalışmayı sonuçlandırana kadar ara vermeden çalışabilirler. Disiplinli ve planlılardır. Çok çekici, fiziksel olarak güzel ve yakışıklı insanlardır. Sosyal, eliaçık, mantıklı ve eğlenceli olmalarına rağmen, öfkeliyken çok huysuz ve küstah olabilirler. Atlar için sağlıklı olmak bir yaşam biçimidir. Sağlıklı kalmak için spor yapmaya ve doğayla içiçe olmaya önem verirler. Duygularını çok kolay ifade edemediklerinden, sinirsel rahatsızlıklar ve karaciğerlerinden çekerler. Sporun yarısına, sanatla uğraşmak ruh sağlıklarına çok iyi gelecektir.
KEÇİ BURCU Burçlar içinde yaratıcı yönü en kuvvetli burçtur. Yumuşak başlı, uyumlu keçiler, huzurlu ve şevkatli ilişkilere çok değer verirler. Sevilmek ve kendini güvende hissetmek onlar için çok önemlidir. Estetik duyguları çok kuvvetli olduğundan, sanatın her alanında çok başarılı olurlar. Ancak aynı ilgiyi spora göstermezler. Narin yapıları fazla hareketten hoşlanmaz, hava değişikliklerine karşı uygun giyinme konusunda yeteneksizdirler. Giyimde estetik ve renk uyumuna çok dikkat ederler ancak soğuğa karşı korunmayı bilmezler. Alerjik rahatsızlıklar, sinüzit, astım, sindirim sistemi rahatsızlıklarından çekerler. Yaşlandıkça estetik cerrahiye ilgi artar. Romantik ve fedakar yapılarına rağmen, moralleri bozukken çok karamsar ve bağımlı olabilirler.
MAYMUN BURCU Sürprizlerle dolu Maymun burcu insanı, çok akıllı ve muzip kişilik sergiler. Samimi, sevecen ve yardımsever özellikleriyle dost çevresi tarafından çok sevilirler. Hediye vermeyi, insanları sevindirmeyi serverler. Becerikli yapılarıyla iş hayatında çok takdir görürler. Ancak çok sabırsız ve ani karar veren yapılarıyla bazen dikkatsizliklerinin kurbanı olabilirler. Çocuksu tarafları onları çekici kılar ancak kolay kandırılabilir bir yapıları vardır. Ülser ve bağırsak enfeksiyonlarından çekebilirler. Cilt problemleri ve dolaşım bozuklukları hayatlarını etkiliyebilir. Yorucu olmayan egzersizlerle eklemlerini güçlendirmesi faydalıdır. Kemik yapıları zayıftır.
HOROZ BURCU Gösterişli ve yürekli Horoz Burcu insanı, her yeni günde yeniden doğar. Mücadeleci ve azimli kişiliğiyle tüm zorlukların altından kalkar ve hiçbirşey olmamış gibi neşeli ve macera dolu yaşamına devam eder. Bu tavrıyla, insanları yüreklendirir ve yönlendirir. Patronluğu sever, yerine göre otoriterdir, ancak açıksözlülüğü ve lafını sakınmaması başına dert açar. İletişim kurmak konusunda son derece başarılıdır. Konuşkan ve coşkuludur. Kendini beğenmiş tarafları ve kavgacı kişiliği, öfkeli zamanlarından ortaya çıkabilir. Telaşlı yapısı nedeniyle yorgunluktan çekebilir. Ancak, hasta görünmek istemediği için dinlenmeyi reddeder. Spor yapmak ve alternatik tıbba yönelerek, genellikle gerilimden kaynaklanan rahatsızlıklarını iyileştirebilir.
KÖPEK BURCU Son derece fedakar ve yardımsever olan Köpek Burcu insanı, çok iyi dosttur. Sadık ve dürüst bir arkadaştır. Ancak sinirli ve şüpheci bir tarafı vardır. Adil yapısı nedeniyle, haksızlıklara hiç gelemez. Doğruculuğu ve açık sözlülüğü başını ağrıtabilir. Sağlık bakımından şanslıdır, kolay kolay hastalanmaz. Eklem sorunları ve romatizma görülebilir. Doktora gitmeyi çok sevmez. Hareket gerektiren sorumluluklar onu canlı ve sağlıklı tutar. Üretken olduğunu hissetmek ve şehir dışında yaşamak sağlığına çok iyi gelir.
DOMUZ BURCU Tam bir zevk insanıdır. En şık yerlerde yaşamak, en güzel yiyecekleri yemek ve en konforlu hayatı sürmek ister. Eli ve evi herkese açıktır. Paraya hiç önem vermez ama hiç parasız kalmaz. Midesine çok düşkündür. Ancak, yaşlandıkça sindirim sistemi rahatsızlıkları ve kilo sorunları yaşar. Hassas yapısı nedeniyle, çabuk paniğe kapılır, öfke krizleri sebebiyle saldırganlaşabilir ve uykusuzluk çekebilir. Hafif sporlar ve kır hayatı sağlığına iyi gelir. Aşırı verici özelliği bir birikime yol açar ve bu birikim öfke krizlerine sebep olup onu çıldırtabilir. Genellikle sakin bir yaşam yapısına daha uygundur.

"Korku Kültürü" Hakkında

Doğan Cüceloğlu'yla çok küçük yaşlarda bir tv kanalını izlerken tanışmıştım.. Anlatımı o kadar açık ve sıcaktı ki sanki karşımda gözlerimin içine bakarak benimle konuşuyordu..
Daha sonraki yıllarda her kitapçının önünden geçtiğimde içeri girer herhangi bir kitabından bir kaç sayfa okuduktan sonra yoluma devam ederdim.. Bende bir çok kitabı mevcut, çok faydalı olduğunu düşünüyorum ve özümseyerek okuyorum..
Doğan Cüceloğlu, kırktan fazla bilimsel makalesi yayınlanan bir psikolog ve çeşitli topluluklara bilimsel psikoloji çerçevesinde gelişim seminerleri sunan bir iletişim psikolojsi uzmanıdır. Çok sayıdaki kişisel gelişim kitabı ile Türk insanının düşünce, duygu ve davranışlarını inceler.İşte "Korku Kültürü" adlı kitabı hakkındaki yazısı....


Yavuz Durmuş birlikte seminer verdiğim, sürekli kendini geliştiren bir arkadaşım. Geçenlerde iki günlük bir semineri birlikte yürüttük. Bu tür çalışmalarda ben konunun soyut, kavramsal yapısından söz ederim, Yavuz bu kavramsal yapıyı yaşatacak uygulamalar yaptırır; onun uzmanlık alanı “yaşayarak öğrenme.”
İkinci günün sabahı Yavuz semineri başlattı; kırk kişilik gurubu bir çember şeklinde oturttuktan sonra katılımcılara şu görevi verdi: “Dün öğrendiğiniz kavramları bir öykü oluşturarak gözden geçireceğiz. İlk arkadaş, diyerek söze başlayacak, diğeri onun kaldığı yerden devam edecek ve her arkadaş öykünün kendi bölümünde dün öğrendiği bir kavramı dile getirecek.”Herkes ne yapılacağını anladıktan sonra uygulama başladı.
İlk konuşan, “Bir gün hava yağmurlu iken bir seminere geldim, - - - “ dedi ve ikinci kişiye pas attı. İkinci kişi, “bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu - - - -“ dedi ve üçüncü kişiye pas attı. Üçüncü kişi, “seminere gelenler sırılsıklam olmuşlardı - - - - -“ dedi ve dördüncü kişiye pas attı.Yavuz bu üç kişiden hiçbirinin seminerdeki herhangi bir kavramı dile getirmediğinin farkında olarak, “öyküye dün seminerde öğrendiğiniz kavramları yedireceksiniz, esas göreviniz bu,” diyerek hatırlattı.Dördüncü kişi, “dün seminerde şu kavramları öğrendik,” diyerek kavramları sıralamaya başladı ve bir süre sonra diğer katılımcılar, “hepsini söyleme bize de kalsın,” diyerek itiraz ettiler; bayağı rahatsız oldukları belliydi.Beşinci kişi ve daha sonrakiler, öykü anlatmadılar, sadece bir gün önceki seminerden akıllarında kalan bir ya da iki kavramı söylemeye başladılar. Böylece tüm grup kavramları dile getirdi.Grup bu uygulamayı bitirdikten sonra Yavuz şu gözlemleri yaptı:
- Hepiniz üniversite mezunusunuz ve eğitim alanında görev yapıyorsunuz;
- Benim verdiğim yönergeyi herkes anlamış göründü; hiç kimse yönergeyle ilgili bir soru sormadı;
- Bu uygulamanın temelinde oyuncu tavrı yatar; oyuncu tavrı bir yaşam felsefesidir ve oyun oynarken çok ciddi kavramları dile getirebilmeyi ve oyuncu tavrını bırakmadan eğitime devam edebilmeyi gerektirir;
- İlk üç kişi öykü anlattı ama içi boştu; size bir eğitim görevi verilmişti ve öykünün içine bu kavramları yedirmeniz gerekiyordu; bu yapılmadı, içi boş cümleler yer aldı;
- Dördüncü kişi, benim uyarımı alınca oyunculuk tavrında süratle çıktı ve bildiğimiz klasik ezberci eğitim tavrı içinde bir liste oluşturmaya başladı;
- Dördüncü kişi bu listeyi ezberci bir tavır içinde oluştururken diğerlerinin de birer kavram söyleyeceğini, sistemin tümünü göz önüne alarak, kendine yalnız bir kavram düştüğünün bilinci içinde konuşmadı.
- Seminer kavramları söylenip bittiğinde benim (Yavuz’un) söylediğim yönerge “mış gibi” yerine getirilmiş oldu ve son derece sıkıcı bir gözden geçirme yer almış oldu.Üniversite mezunu bu kişiler “oyuncu tavrı” içinde olsalardı ve ayrıca “biz bilinci” içinde bir ekip olduklarını kavrasalardı yaratıcı bir süreç yer alırdı ve seminerdeki kavramlar çok ilginç bir öykü içinde bir bütün oluştururlardı.Peki, bu neden böyle olmadı?Bunun cevabını Korku Kültürü kitabımda verdim.Yavuz’un bu yalın ama anlamlı uygulaması bizim insanımızın kendini ve dünyayı algılarken kullandığı anlam verme sistemini açık seçik ortaya koyuyor.Yavuz’u kutluyorum.
Doğan Cüceloğlu (01.03.2009)
Yazarın Önerdiği Kitaplar : İçimizdeki Yarın , Suçlu Çocuk Yoktur..

Çaya Kaç Şeker?

Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla..
Yaşlanmak hoş değil, duvarlara baka baka.
Bir dost göz arayışıyla, Saat tıkırtısıyla...
Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,
Ama;
''Günün aydın, akşamın iyi olsun''
diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa zor değil, hiç zor değil,Demli çayı bardakta karıştırıp,Bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama;
''Çaya kaç şeker alırsın? ''
diye soran bir ses olmalı ya ara sıra...
CAN YÜCEL

Evin Delisi ile Dekorasyon

Merhaba sevgili ziyaretçilerim,
Tanıtacak olduğum bu siteyi uzun zamandır takip ediyorum ve her incelediğimde aklıma inanılmaz fikirler getiren farklı dekorlarla karşılıyorum.. Eminim sizlerde benim kadar sevecek ve takip etmek isteyeceksiniz..Ev dekorasyonu önerilerini barındıran ve evle ilgili ilginç ürünleri tanıtan, bunların yanı sıra ara ara dünyaca ünlü tasarımcıların eserlerini görüp tanıyabileceğiniz ve bazı fikirler edinebileceğiniz bir site.
http://www.crazyabouthome.com/myhome/

Mevlana (Etme)

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme
Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme
Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme
Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme
Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme
Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme
Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme
Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme
Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme
Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme
Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mavediyorsun etme
Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme
İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme

Aşka ve Terke Dair

Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz.
Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında...
En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.
Göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır.
Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak...Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz;
"Ölmek var, dönmek yok"tur.
Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını. Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya. Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz:
"Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..."
Başkalarını örnek göstermeye,
"Bak onlar nasıl yaşıyor"
demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz.
"Eskiden böyle miydi ya..."
diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından... Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.
"Ya sev böyle ya da terk et"
diye gürler...Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze... Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden...
"İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..."
dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz...
"Madem öyle..."
nin çağı başlar ondan sonra... Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde
"günah sizden gitmistir".
Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece... Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini... Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye...Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla...
"Bana ne...kendi seçimi"
diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre... Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden... Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi... Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye... Dönüp
"Seni hala seviyorum"
diye bağırmak geçer içinizden... Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem
"Ne olacak sonunda"
kuşkusu... Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz. Sürünür gidersiniz...
Can Dündar

Artemis & Orion

Artemis günün birinde uzun boylu iri yapılı fakat çok yakışıklı bir avcı olan Orion'u görerek ona aşık oldu.Öyleki bir zamanlar kendi kendine aldığı evlenmeme kararını bile unutup bu yakışıklı avcı ile evlenmek istedi.
Fakat Apollon kızkardeşinin bu dev cüsseli mahlukla evlenmesini uygun bulmuyordu.Kız kardeşini vaz geçirmek iin çok uğraştı ancak Artemis onu dinlemedi.
Kardeşinin Orion'a duyduğu sevginin ne kadar büyük olduğunu görüncede bunu kıskanmaya başladı. Ne söylerse söylesin kardeşi Artemis'i vaz geçiremeyeceğini anlayınca hileye başvurarak Orion'u ortadan kaldırmaya karar verdi.Birgün Orion denize girmiş yüzüyordu. Kıyıdan okadar uzaklaşmıştı ki, başı kara küçük bir nokta gibi görünüyordu. Apollon kızkardeşini yanına çağırdı, uzaktan görünen kara noktayı ona göstererek-"Oraya kadar okunu gönderebilir misin?" dedi.
Artemis heyecanla yayını hazırlarken o kara noktanın sevdiği erkeğin kafası olabileceğinin nerden bilecekti ki. Yayını çekti ve ok fırladı. Çok iyi nişancı olan Artemis'in oku tam hedefi vurmuştu ve Artemis bilmeden sevdiği erkeği başından vurmuştu.
Bu ölüm onu çok üzdü günlerce bulutların ardına gizlendi gök yüzünde dolaşmaz geceleri yeryüzünü aydınlatmaz oldu.Sonunda bir gün babasının yanına giderek ondan Orion'u bir takım yıldızı olarak gökyüzüne çıkarmasını istedi. Zeus' ta kızının bu arzusunu yerine getirdi.

Bir Kadını Tanımak

Bir kadın tanımak...
Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları, şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terk edilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak...
Bir kadını sevmekle baslar her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına. Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar. Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları. Benzemek gerekir anlayabilmek için belki de! Kendi zekasını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra' da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen... Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla anlaşılır, hayatın sırrına ancak aşkla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın. Verdiğinden daha fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı... Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün maviliklerine.
Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı, hem de engebeli yollarda koşmaktan bitap aşk yorgunudur kadın. Bir kadını sevmekle baslar her şey ama bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere. Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama bir kadını tanımakla tanık olunur tutkuların gücüne. Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından vazgeçmeyi, karşılık beklememeyi...
Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen...
Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi...

Şimdi bir düşünün, kaç kadını değil bir kadını tanıyabildiniz mi bugüne değin? ? ? Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.
Ahmet Altan

Kız Çocuğu

Kapıları çalan benim kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler.
Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler.

Nazım HİKMET

Yelkenler Fora

Rıhtıma yanaşan gemileri izlerken, hayal gücünüzü olabildiğince zorlayın....Koca halatlar atılırken karaya, birazdan geminin kapıları açılacak ve siz geçmişin kahpe karanlığından sıyrılıp, yeni ufuklara açacaksınız yelkenlerinizi..Yeni dünyaları keşfe çıkacaksınız..Yeni diyarlar gezecek, yeni insanlar tanıyacak, hiç görmediğiniz güzellikleri göreceksiniz bu uzun yolculuk esnasında.. Yüreğinizde eskiye dair ne kadar hüzün varsa, limanda bırakın eski sevgili gibi..
Karadan uzaklaşırken, el sallayın yaşanan acılara, çekilen kahırlara, gözyaşlarına..
Umudun ufkuna açtınız mı yelkenleri bir kere, sizi kimse durduramaz inanın..
Sadece hayal edin ve asla vazgeçmeyin.. O yolculukta her şey süt liman olmayacak elbette.. Fırtınalar yakalayacak bindiğiniz gemiyi..
Ama olsun..
Gemileri çoktan yaktınız..
Siz önleminizi aldınız ya, ne kadar sert eserse essin fırtınalar, kasırgalar ummanda… Uykusuz gecelere, vicdansız saatlere kulak asmayın sakın.. Dingin limanlarda bekleyen yeni insanlar.. Yeni yüzler,yepyeni renkler...
Sorgulayan, yargılayan yok, hırlayan, gürleyen yok.. Keşfedilmemiş adalarda dilediğinizce tadını çıkarın yaşamın ve taptaze geleceğin..Sonra yeniden demir alın ucu bucağı belirsiz zaman adlı gemiyle.. Saçlarınıza düşen akların ışıltısı sizi sakın korkutmasın..
Onlar yakamozların armağanları size.. Geceyi sabaha taşırken siz, saçlarınızdaki süt beyazışıltılardı.. Hatırlatır geceden kalma yakamozlar yüzünüzü okşasın diyeDüşlediğiniz ne varsa hepsi, bu seyahatte gizli..Bu yolculuk çıkaracak karanlığın, kaosun çıkmazından sizi. Düşlerdeki pembeler canlanacak..
Kalbinizdeki yaralar bir bir sarılacak..
O yaralar ki;
ömrünüzden geçen her gün, sizi en çok acıttı, en çok kanattı, hırpaladı, yıprattı..Yüzünüze bakanlar yalnızca bir yanını gördü belki de.. Kanayan taraf hep gizli kaldı.. Yarım yarım yaşanmış sevdaların bıraktığı izleri saklayıp durdunuz olduğunca.. Yama dolu kalbinize biri dokunsa, ağlayacaktı.. Eksik kalmış yaşantınızın kırıntılarla dolu olduğunu kimse anlamasın diye, hep gizlerle yaşadınız.. Hep kaçtınız köşe bucak..
Ağladıkça yüreğiniz, kimse duymasın diye sesini, bastırdınız gözyaşını daha çıkamadan pınarından ne yazık…Şimdi yolculuk zamanı.. Şimdi açılma vaktidir kuytuda kalmış yüreğinizle derin çizgileri silecek geniş Ummanlara..
Umut ettikçe siz, kışı görmeyecek yürekleriniz..
Sessiz sedasız yolculuklarda hatırlanacak elbette gidenler, geride kalanlar..
Hepsi o kadar..

Sakıp Ağadan Öğütler

1-Nasıl bir "Güç" arıyorsunuz? Onu Bilin. Güce sahip olduktan sonra ise onu iyi kullanın.
2.Başkasından, özellikle politikacıdan medet, ummayın.
3.Birlik ve beraberlik arayışını her işte ve her fırsatta sürdürün.
4.Karşınızdakilerin "İnsan" olduğunu hiçbirzaman unutmayın
5.İnsanların birer "Makina" olmadıklarını bilin.
6.Terfi, ödüllendirme ve cezalandırma, başarıya yol açar.
7.Adil olun. Her işte, her konuda, her fırsatta ve herkese karşı adil olun.
8."Vicdan Huzuru" başarılı olabilmenin temel şartıdır.
9.Ayaklarınız her zaman yere bassın. Hiçbirzaman havalarda dolaşmayın.Kendinizi kimseden üstün görmeyin.
10.Hiçbir işi "Kıyısından Köşesinden Tutmayın". Yapacağınız iş ne ise,küçümsemeden ona sahip çıkın.
11.Hayata uyun.
12.İyilikleri unutmayın. İyilikleri karşılıksız bırakmayın.
13.Aç gözlü olmayın. "Allahıma Şükür" demesini bilin.
14.Şans, kader ve kısmet, yararlanmasını bilenler için vardır.
15.Hiç ölmeyecek gibi çalışın. Yarın ölecekmiş gibi hazırlıklı olun.
16.Dünyanın sizin etrafınızda kurulduğunu sanmayın.
17.Dostluğa ve arkadaşlığa önem verin.
18.Güler yüzlü ve tatlı dilli olun.
19.Hedefiniz nedir? Onu bilin. Dağılmayın. Lüzumsuz şeylerle uğraşmayın.
20.Sağlıklı olun. Sağlık herşeyin başıdır.
21.Düzenli bir yaşamınız olsun.
22.Manevi dünyanız zengin olsun. Sonra maddi zenginlik gelir.
23.Bilgili olun.
24.Gözünüzü açın.
25.Risk almayı bilin. Cesur olun.
26.Güvenilir insan olun.
27.Hangi işi yapacaksanız, o işi en iyi bilenler ile işbirliği yapın.
28.Yaptığınız iş farklı olsun.
29.Müesseseleşin.
30.İşinizi sevin. İşinize sahip çıkın.
31.Tasarrufa önem verin. Tasarruf yatırım demektir.
32.Borç para vermekte, kefil olmakta dikkatli davranın.
33."İyiyi" yüreklendirin, alkış verin. "Kötüyü" ayıplayın, ceza verin.
34. Allah herkese "Bölüşmeyi" nasib etmez. "Bölüşmek" ve "Paylaşmak" kutsalve keyifli bir iştir. Bölüşmesini bilin. Paylaşmasını becerin.
35.Kim akıllı üretir ise onun yanında olun. Kim akılsız tüketir ise ondan uzak durun.
36.Her şeyin bir şeyini, Bir şeyin her şeyini bileceksiniz.
37.Karınıza ve çocuklarınıza vakit ayırın. Ne kadar yoğun proğramınız olursa olsun, karınıza ve çocuklarınıza zaman ayırmalısınız. Bu bir zorunluluk değil bir zevktir.
38.Adınızı temiz tutmaya özen gösterin. Başarı bir bütündür. İsminizi temiz tutun ki, başarı isminizi taçlandırsın.
39.İşbirliği yapacağınız insanları, birlikte çalışacağınız kişileri ve ortaklarınızı seçerken dikkatli olun. Arkadaşlıklarınızı ve dostluklarınızı iyi kurun.
40.Çıkar uğruna, menfaat bekleyişi içinde, belli kolaylıklardan veya imkanlardan yararlanmak hesabıyla, uygunsuz kişi veya guruplarla ilişkiye girmeyin.
41.Kişisel çıkar uğruna, geçici kazanç için kimseyi satmayın.
42.Fikirlerinizden ve değer yargılarınızdan fedakarlık etmeyin. Etmeyin ki önce aileniz ve yanınızda çalışanlar, sonra iş yaptıklarınız ve çevreniz size güvensin.
43.Şeyh uçmaz. Onu müridleri uçurur. Başarıyı yakalamak, başarıyı sürdürmek, başarıyı ileriye götürmek isteyenler ayaklarını yerden kesmemeye, uçmamaya özen gösterirler. Çünkü uçan hiçbir şey havada kalmaz.
44.Hırçın olmayın, hem kendinize hem de başkalarına huzur verin. Hırçınlıklarınızı yenmeye çalışın.
45.Dost olun, arkadaş olun. Dostunuz olsun, arkadaşınız olsun. İnsan sevdikçe ve sevildikçe mutlu olur.
46.Yaşamadan ölmeyin. Yaşayarak ölün. Ölümden söz etmek kötü birşey ama, ölüm mukadder son. Her faninin kaderinde var İnsan bu dünyaya bir defa geliyor.
47.İnsan ölürken yaptıklarına değil, yapamadıklarına pişman olurmuş. Son nefesinizde yapamadığınız şeyler için üzüntü duyun.
48.Eşini iyi seçemeyen, işini de iyi seçemez.

Herşey Seninle Başlar!

Çaresizlik öğrenilmiştir.
Başarılı olmak da öğrenilebilir.
Sende sandığından fazlası var!
Gelebileceğin en iyi yerde değilsin.
Yeni bir hayat için gereken, yeni bir akıldır.
Doğru şeyi yapmak için yanlış zaman yoktur.
Rüzgarı suçlamayı bırak, yelkenleri kullanmayı öğren!
Seyirci koltuğundan sıkıldıysan, sahneye çık.
Zirvede her zaman bir kişiye daha yer var.
Her şey seninle başlar!
Başkaları yapabildiyse, sen de yaparsın.
Hayatta ya tozu dumana katarsın,Ya da tozu dumanı yutarsın.
Seçim senin!

Zekanız Parlasın

7 günde Einstein gibi olmanın yolları....

Hangimiz bir gün yataktan kalkıp da daha akıllı olduğumuzu görmek istemeyiz ki?Bu dilek her ne kadar ütopik olarak görülse de bir bilim adamının yöntemi, 1 hafta gibi kısa bir sürede, zekayı yüzde 40 oranında artırmanın mümkün olduğunu ortaya koydu.Beynin herhangi bir kas gibi olduğunu ve egzersizlerle güçlenebileceğini öne süren İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi’nin Biyomedikal Bölümü’nden Prof. Mark Lythgoes’in 1 hafta süren programı BBC’de yayınlandı.Programa katılan 100 kişinin IQ’larında, yüzde 40 oranına varan artış görüldü. Bu artış katılımcıların programa katılmadan önce girdikleri testle, programdan sonra uygulanan test sonuçları karşılaştırılarak elde edildi.İşte bir haftalık program

Cumartesi: Dişinizi her zaman kullandığını elinizle değil, diğeriyle fırçalayın. Ve gözünüzü kaparatak duş alın.

Pazar: Sabah saatlerinde bulmaca çözün. Ve kısa yürüyüşe çıkın.

Pazartesi: Akşam yemeğinde yağlı balık yiyin. İşe ya yürüyerek ya bisikletle ya da daha önce kullanmadığınız bir araçla gidin.Salı: Sözlükten bilmediğiniz sözcükleri öğrenin. Ve bunları günlük konuşmanızda kullanmaya çalışın.

Çarşamba: Yoga, Pilates ya da meditasyon derslerine katılın. Daha önce tanımadığınız bir insanla konuşun.

Perşembe: İşe daha önce kullanmadığınız bir yoldan gidin. Televizyondaki ciddi bilgi programlarını izleyin.

Cuma: Alkol ve kafein tüketmekten kaçının. Alışverişe çıkarken listeyi ezberlemeye çalışın.

Yazan : Ana Kaynak: The Guardian-Men’s Health

Özgüven Nasıl Kazanılır?

Özgüven önemli bir kişisel özelliktir; yaşamla baş etmemizi ve sorunlarla gerçekçi bir şekilde mücadele etmemizi sağlar ve zorluklara dayanmamızı kolaylaştırır.

Özgüven kazanma süreci, yaşamın önemli zorlukları ile başa çıkma gücüne sahip ve mutlu olmaya layık bir kişi olma deneyimidir.






Özgüven insana güç verir, enerjisini artırır ve daha fazla çaba göstermeye özendirir. Başarı için ilham kaynağıdır.

Başarılarımızla gurur duymamızı ve onlardan keyif almamızı sağlar.Bizim yaklaşımımıza bağlı olarak başka insanlar ve dışımızdaki olaylar özgüvenimizi yükseltebilir ya da bitirebilirler.

Yaşama özgüvenli bir şekilde yaklaşmak ve bunu sürdürmek önemlidir. Ancak, aşırı bir güven duygusu ile hareket ederek kendimizi ve diğer insanları tedirgin etme riskini de almamak gerekir.Özgüvenimiz olmadığında işleri yapabilme yeteneğimizden emin olamayız. Gerekli beceriye ve deneyime sahip olduğumuzu bildiğimiz halde daha önce hiç yapmadığımız bir işle karşılaştığımızda endişeleniriz.

Birçok durumda, özellikle karar vermemiz, inisiyatif kullanmamız veya yeni insanları işin içine katmamız gereken durumlarda rahatsız ve huzursuz oluruz.Buna karşın, aşırı bir güven duygusu içinde davrandığımızda; sınırlarımız olduğunu kabul etmek istemeyiz, yeteneklerimiz hakkında gerçekçi olmayan düşüncelere kapılırız. Üzerimize aşırı iş yükü alırız, böylece her zaman iyi iş yapamayız. En iyiyi bizim bildiğimizi düşünürüz, önerileri göz ardı ederiz, bize yardım etmek isteyenleri de genellikle reddederiz.

Olması gereken düzeyde bir özgüvene sahip bulunduğumuzda ise; en iyi için çaba göstereceğimizi ve kabul edilebilir bir sonuç ortaya koyacağımızı bilerek işleri ele alırız. Bir işi yapamadığımızda mazeret üretmek yerine yeniden denemeye başlarız. İlk seferinde tümüyle doğru olarak anlamadığımız ya da yapamadığımız bir işin dünyanın sonu anlamına gelmediğini biliriz. Hatalarımızı dert etmek yerine onlardan ders almasını becerebiliriz. Bir çok durumla ve sorunla daha iyi baş edebiliriz.

Özgüven hedeflerimizin peşinden giderken bize güç verir. Başarılarımızla doyum ve rahatlık hissetmemize izin verir. Özgüvenimizin güçlü olması durumunda başarı bize doğal ve doğru gelir. Birçoğumuz, belirli zamanlarda, belirli insanlarla ve belirli durumlarda kendimizi güvenli hissederken bazı durumlarda, zamanlarda ve bazı insanların karşısında özgüvenimizi yitiririz. Kendimize olan güven duygumuzu nelerin etkilediğini doğru anlamamız gerekir. Bunun için şu soruları kendimize sormalıyız ve dürüst cevaplar vermeliyiz.

Ø Kendimize en çok güvendiğimiz zamanlar hangileridir? Yeteneklerimizden emin olduğumuz ve kendimizi en rahat hissettiğimiz durumlar nelerdir?

Ø Karşısında özgüvenimizin en yüksek olduğunu düşündüğümüz insanlar kimlerdir? Niçin?

Ø Onlar, bize özgüvenimizi artıracak ne söylüyorlar veya ne yapıyorlar?

Ø Ne zaman kendimize olan güvenimizin en düşük olduğunu hissediyoruz?

Ø Özgüvenimizi azaltanlar nelerdir? Hangi insanlar ve hangi durumlar bizim kendimizi güvensiz hissetmemize neden oluyor? Söylenen ya da yapılanlar nelerdir?

Bu sorulara cevap verirken hazır olmadığınız yeni durumlardan ya da kıyafetinizin ve dış görünümünüzün iyi olduğu zamanlardan söz edebilirsiniz. Özgüven, çoğunlukla, kendimizi nasıl hazırladığımız ve kendimizi nasıl gördüğümüz ile ilgilidir. Özgüven gelip giden, azalıp artan bir duygudur. Bazı günler kendimizi diğer günlere göre daha güvenli ve güçlü hissederiz. Bazı günlerde de kendimizi arkadaşlarımızın yanında yetersiz hissederiz veya kendi yeteneklerimizi sürekli olarak onlarınki ile kıyasladığımız durumlar yaşarız.

Özgüvenimizin zayıfladığı durumlarda yapabileceğimiz ilk iş, hiç kimsenin mükemmel olmadığını kabul etmektir. Belki, başka insanların sizin sahip olmadığınız becerileri vardır. Ancak, siz de büyük olasılıkla onların yapamadığı bazı şeyleri yapabiliyorsunuz.Özellikle, onlarla rekabet edebileceğiniz alanlarda kendi yeteneklerinizi geliştirmeye odaklanın. Tüm yapabileceklerinizi aklınıza getirin, yapamayacaklarınız için fazlaca endişelenmeyin, onlara takılıp kalmayın.Özgüveni artırmanın iyi bir yolu, yaşamdaki başarılarımızı hatırlamaktır. Sahip olduğumuz tüm yeteneklerimizi, iyi kullandığımız becerilerimizi aklımıza getirelim ve güvenli davranarak kazançlı çıktığımız zamanları hatırlayalım.

Eğer, siz de özgüveninizi kazanmak ve geliştirmek istiyorsanız, yeteneklerinizi önemseyin ve kabuğunuzdan çıkın. Daha rahat ve girişken davranmayı öğrenin. Fikirlerinizi daha sesli ifade edin. Sorumluluklar alın. İş yaşamınızda karar alma süreçlerinde ve uygulamalarda daha aktif olarak kendinizi gösterin. Enerjik olmak için bu tür insanları kendinize örnek alın. Cesaretli olun, hata yapmaktan korkmayın. Başarısızlıkların birer ders olduğunu ya da başarı yolunda küçük molalar olduğunu düşünün. Elde ettiğiniz her başarıyla özgüveninizin arttığını göreceksiniz.
Yazan : İsmet Barutcugil

İnsan ve Dünya

Adam,bir haftanın yorgunluğundan sonra Pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü.
Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu. Baba oğluna söz vermişti bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu.
Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim dedi sonra düşündü:
-Ohh be kurtuldum en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez.
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve “baba haritayı düzelttim,artık sinemaya gidebiliriz”dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hala hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk şu cevabı verdi:
- Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı.
İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ.

Mucize

" EN OLMAYACAK YERDE,
EN OLMAYACAK ZAMANDA
EN OLMAYACAK OLAY,
HER ZAMAN VE HER YERDE OLABİLİR."
MUCİZE....
Sally, küçük kardeşi George hakkında
anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman
yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu
kurtarabilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı.
George'nin yalnızca çok pahalıya malolacak bir ameliyatla
kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu.
Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını
duymuştu Sally: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir." Bu
sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally.
Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden
çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek
saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam
üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk
paraları. Sonra hepsini cebine koyarak
aceleyle evden çıkıp, köşedeki
eczaneye gitti.
Eczacının dikkatini çekebilmek
için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı
çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl
kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın
arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye
hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce
"Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et,
gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki
şık giyimli adamı gösterdi. Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce
yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta,
bir mucize almak istiyorum." Eczacı Sally'e bakarak:
"Anlayamadım" dedi. "Şeyy, babam 'Onu ancak
bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç
paradır, bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve
acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm
küçük kız, biz burada mucize
satmıyoruz, sana yardımcı
olamayacağım" dedi.
Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi.
Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını
ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını
söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının
yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür
bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.
"Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen
yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta
ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin
de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam
Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de
paramı alıp buraya geldim." "Peki, ne kadar paran
var?" diye sordu iyi giyimli adam. " Bir dolar
ve onbir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki
tüm param bu!" "Bu iyi bir şans, küçük
kardeşini kurtarmak için gerekli olan
mucize için yeterli bu para"
dedi, iyi giyimli adam.
Adam bir eline parayı aldı, öteki
eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni
yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye
sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum"
dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George
için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.
Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı.
Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ
yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:
"Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu
maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally
kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça
malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam
tamına bir dolar ve onbir cent!

Bazı Gerçekler

*Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek.
*Kendini en iyilerle kıyaslamak değil kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.
*İnsanların basına ne geldiği değil o durumda ne yaptıkları önemli.
*Ne kadar küçük dilimlersen dilimle her işin iki yüzü var.
*Olmak istediğim insan olabilmem çok vakit alıyor.
*Karşılık vermek düşünmekten çok daha basit.
*Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun.
*Bittim" dediğin andan itibaren pilinin bitmesine daha çok var.
*Sen tepkilerini kontrol edemezsen tepkilerin hayatını kontrol eder.
*Kahraman dediğimiz insanlar bir şey yapılması gerektiğinde yapılması gerekeni şartlar ne olursa olsun yapanlar.
*Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor.
*Bazı insanlar sizi çok seviyor ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.
*Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz bazıları hiç karşılık vermiyor.
*Para ucuz bir başarı.
*Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları kaldırmak için elini uzatır.
*İki insan aynı şeye bakıp tamamen farklı şeyler görebilir.
*Aşık olmanın ve aşkı yasamanın çok çeşidi vardır.
*Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar daha uzun yol yürüyor.
*Hiç tanımadığın insanlar iki saat içinde senin hayatını değiştirebilir.
*Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.
* Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. Gerçek aşkların da!
*Tecrübenin kaç yaş günü partisi yasadığınızla ilgisi yok Ne tur deneyimler yaşadığınızla var.
*Aile hep insanın yanında olmuyor. Akrabanız olmayan insanlardan ilgi sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz. Aile her zaman biyolojik değil.
*Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir.
*Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.
*Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.
*Şartlar ve olaylar kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.
*İki kişi münakasa ediyorsa bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.
*Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. Ve problem fırsatın yanında cüce kalır.
*Sevgiyi çabuk kaybediyorsun pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.
*Bir insanı kazanmak çok zor ama kaybetmek çok kolay.

Güneş'ten Mektup (Kader)


Uzun zaman önce bir ülke varmış refah içinde yasayan. Ülkenin refah içerisinde yaşamasının sebebi iyi yürekli, dürüst kralı imiş. Kral zaman zaman tebdili kıyafet ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmuş.
Gene böyle bir günde kral dolaşırken, yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarında ki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, bir elinde bir kese, diğerinde bir kese. Birinden bir tas alıp, diğerinden aldığı taşa bağlayıp göle atıyormuş. Bu işe epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde, dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş.
Kral dedeye sormuş:
-"Dede bütün bir gün seni izledim, sen ne iş yaparsın anlayamadım" demiş.
Dede kralın sorusunu söyle cevaplamış:
-"Oğlum ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım"
-"Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın"
-"Kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet'in kaderini bağladım" demiş aksakallı dede.
Kral bu cevabi alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli apak biricik kızı, ülkenin prensesi, diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdiği zenci uşağı Ahmet. Ne yaparım, nasıl eder de Ahmet'e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek sarayın yolunu tutmuş. Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet'i huzuruna çağırmış ve ona:
-"Oğlum Ahmet sana bir mektup vereceğim, bu mektubu alacak ve Güneş’e götüreceksin"
demiş..Krala sorgu sual edilmez.
Biçare Ahmet mektubu ve yolluğunu alarak düşmüş bilinmez yollara. Düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar sevdiği Kral'ı ona bir görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli, ama nasıl?
Günlerce dere tepe demeden yol gitmiş. Nihayet yorgunluktan bitkin halde iken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış. Uyandığında bir de ne görsün... ağacın az ötesinde bir göl... o göl ki üzerine günesin aksi vurmuş...
-"Kralımın dediği Güneş bu olsa gerek"
diyerek, üzerinde sadece külotu kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle.
Dibe doğru yüzmüş, yüzmüş, yüzmüş....
Taa dipte, günesin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün....
Şahane bir hazine sandığı...
Almış sandığı çıkmış yüzeye...
Çıkmış ama, Ahmet artık zenci değil bembeyaz bir Ahmet...Sadece külotunun olduğu bölge eski rengini taşıyor.
-"Var bu iste bir hikmet"
demiş ve açmış sandığı. Sandık gerçek bir hazine sandığı, içinde binbir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde"Güneş’ten Kral'a" yazan bir zarf. Ahmet ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda. Yeni rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek, ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı almış. Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş. Ahmet'in... Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli kızını evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet'in olmuş. Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklıda bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiç bir haber alamadığı uşağı Ahmet de imiş.
Gel zaman git zaman damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğinde iken yere düsen bir çatalı almak için eğilince Ahmet, şalvarının kenarından kaba eti gözükmüş... Bunu gören Kral gözlerine inanamamış.Yemek bitip de odasına çekilecek iken herkes, koridorun sonuna ilerleyen damadının arkasından seslenivermiş Kral
- "Ahmet!..."
Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adını, gayri ihtiyari kendisine seslenen Krala dönüvermiş ve:
-"Neler oluyor Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana"
diyen kralına bütün olanları bir bir anlatmış... Bunun üzerine Kral:
- "Peki Güneş bana bir şey göndermedi mi?"
diye sorunca da hemen odasına koşarak, sandıktan çıkan mektubu almış ve Kral'a vermiş, mektupta su satırlar yer alıyormuş...
GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ....
YAZILAN "YAZI" İSE BOZULMAZ....!

Dostluk


İskoçya'da yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming'di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acili bir ölümden kurtardı. Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini. ‘‘Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum’’ dedi. yoksul ve onurlu Fleming ‘‘Kabul edemem!’’ diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü. ‘‘Bu senin oğlun mu?’’ diye sordu aristokrat. Çiftçi gururla ‘‘Evet!’’ dedi. Aristokrat devam etti: ‘‘Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur. ‘‘ Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming'in oğlu Londra'daki St. Mari's Hospital Tip Fakültesi'nden mezun oldu ve tüm dünyaya adini penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratin oğlu zatürreye yakalandı.
Onu ne mi kurtardı?
Penisilin!
Aristokratin adi: Lord Randolp Churchill.
Oglunun adi: Sir Winston Churchill.
Kurtaran doktor: Çiftçinin oglu Sir Alexander Fleming.

Yaşam Nedir?


Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte, yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden...
Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklardayıldızlarla konuşan... Mutluydum rüzgarla birlikte maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken, mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken...
Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları yeryüzünde... Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerinpeşinde...
Bazen bir kuşun kanadına karışır, uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte.
Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye?
Özgürlük derlerdi bana...
Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında... Sığınırken bir kaya kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce...
Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için...
Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim...
Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden...
Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için...
Yaşam olabilmek için...
Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış...
Sıcaktı toprak, gökyüzününolamadığı kadar...
Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle...
Sevdim onu...
Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte...
Toprağınderinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim...
Zaman geçtikçe büyüdüm, çoğaldım...
Yerimde duramaz hale geldim...
Güneşi özledim...
Yıldızlara merhaba demek istedim....
Terk ettim toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünügördüm yeniden... Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür...
Aktım, gittikçe büyüyerek...
Beni sarmalayan toprağa dokunarak aktım...
Nereye gittiğimi bilemeden...
Sadece yaşamı ögrenebilmek için aktım...
Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdıdelicesine...
Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler banayaşam nedir diye sorduğumda...
Büyümek istedim...
Daha hızlı akmak, denize kavuşmak istedim...
Aktım gökyüzünün görünmediğiıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına ...
Başakların rüzgârla dans ettiği ovalara geldiğimde duruldum... Onları seyredebilmek içinyavaşladım...
Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı...
Rüzgarla dans mı diye?..
Cevap vermediler bana...
Denizi aradım uzaklarda, görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için.Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm...
Gördüm orada canlılığı,başkaldırmışlığı, hasreti...
Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak istedim... Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi... Sevişmek istedim onunla...
Yaşamı istedim ondan...
Dokunduğumda denize, balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize...
Bir oldum onunla...
Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum, okyanus oldum.
Kapladım dünyayı canlılığımla.
Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım...
Derinliğin sessizliğinde güzellikleribuldum...
Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize?
Cevap alamadım...
İnsan olmak istedim...
Yaşamın ne olduğunuöğrenirim diye...Döl oldum genç bir erkeğin ateşli vücudunda...
Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle...
Büyümeye başladım içinde olduğum insana fark ettirmeden...
Büyüdüm, büyüdüm...
Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur verdi... Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim...
Güneşesarılmak istedim...
Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim...
Yaşamı insanlara sormak istedim...
Işıkla tekrar kavuştuğumdaözgürlüğümü hissettim yeniden...
Küçük bir su damlasıyken gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi... Büyüdüm zamanla... Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte...
Sordum insanlara yaşam nedir diye?..
Cevap veremediler...
Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime... Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak, bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini...
O zaman anladım ki;
YAŞAM SEVGİDİR...
SADECE SEVGİ.

Seven Adamla Papatya

Sevgisiz insan, bir gün şans eseri bir çiçek bahçesinde bulmuş kendini, bahçedekiçiçekleri hiç düşünmeden ilerlemiş bir süre. Bir düzlüğün ortasında mola vermiş bir ara. Etrafına bakmış bir süre, hiç bir çiçek bir şey ifade etmemiş ona.Sonradan yıkılan bir ağaç görmüş ve onun yanında bir papatya. Papatya kendinden emin, o köşede yıkılan ağacın yanında çıkan rüzgara göğüs geriyormuş.Papatya o kadar güzelmiş ki...
Sevgisiz insan sevgiyi tanımış. Buna şaşırmış. Alışamamış, ne yapması gerektiğini bilememiş. Pek tabiibildiğini sanmış...
Papatyayı sevmiş, okşamış,rüzgar ona zarar vermesin diye araya girmiş oturmuş...
Papatya bir süre tekrar dikleşmiş. Papatyanın zarar görmesinden öylesinekorkuyormuş ki, böylesi bir güzelliğin sonsuza dek sürmesini, o kadar çok istiyormuş ki...Papatyanın, ellerine dokunduğu her an, onuhissettiği her an kendini dünyanın en mutlu insanı hissediyormuş...Sevgiyi öğrenen adam, gerek papatyayı korumak için gerekse ona olan doyumsuzluğundan dolayı papatyayı koparmayı ve yanına almayı istemiş. Onu bu bahçeden koparmak ona çok doğru gelmiş çünkü, onu yanında hep koruyabilecek, sevebilecekmiş. Papatyayı hiç düşünmeden çekmiş,koparmaya çalışmış, papatya buna direnmiş,direnmiş. Seven adam anlayamamış bu direnci, daha da güçle yüklenmiş papatyaya. Aklı o zaman neredeymiş, kim bilir... Papatya gün geçtikçe solmuş, solmuş...
Adamın gölgesi onu öyle bir kapıyormuş ki, soluk almasını engelliyormuş. İşin garibiadam bunu görsede anlayamıyormuş, papatya soldukça üzerine daha çok titriyor,iyice kapıyormuş güneşini. Sevmeyi yanlış öğrenen adam, en sonunda dayanamamış ve papatyayı tüm gücüyle kendine çekmiş. Tüm dünyaya ne mutlu..Ve o salak adama ne mutlu ki, papatya herşeye rağmendirenebilmiş gücü kalmasa da. Ama budireniş o kadar büyük bir güç gerektirmiş ki, o herşeyden çok sevdiği papatya boynu bükük kalmış...
Seven adam işte o noktada her şeyigörmüş ve anlamış, yaptığının acısı ona öyle bir koymuş ki, sendeleyip yere düşmüş. Hayatında tanımadığı acıyı çekmiş adam. Hayatta kendini ilk defa haksız, ilk defa bencil, ilk defa küçük hissetmiş. Ağlamakpara etmezmiş, üzülmekte. Güneş de hemen fayda etmezmiş papatyaya. Sevmiş adam, bir çiçeğe nasıl davranması gerektiğini görmüş gözündeki perdeler kalkınca...Ağlayarak çiçeğin yanında durmuş,rüzgara karşı kendini siper etmiş yine ama çiçeği ne koparmaya çalışmış bir daha, ne de üzerinde gölge etmeye...
Papatya, tekrar mutlu bir şekilde bütün asilliğiyle ve gücüyle dimdik ayakta durana kadar bekleyecekmiş öylece, yakınında olacakmış çünkü, çiçeğin ona ihtiyacı olacağı bir zaman olursa o da o anda çiçeğinin,papatyasının yanında olacakmış. Seven adam, papatya onu bir daha hiç sevmese bile, onusonsuza dek sevecekmiş, çiçek isterse uzakta,çiçek isterse yakında...Çünkü seven adam içindeğerli olan tek şey varmış, o da çayırda tek başına ayakta durmaya çalışan eşi benzeriolmayan güzellikteki o tek papatya.

Deniz Yıldızı..

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür.Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder.Genç adama yaklaşır:
- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?Genç adam yanıtlar;
- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek. Onları suya atmazsam ölecekler.Yazar sorar;
- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var. Ne fark eder ki?Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.
- Onun için fark etti ama...

Kelebeğin Hikayesi


Bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturduğu otlardan birinin dalında , küçük bir kozanın varlığını fark etti.
Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi.
Adam , bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü; ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi. Dakikalar dakikaları kovaladı , saatler geçmeye başladı , ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. Sanki , kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü. Sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da , artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona.
Bu yüzden , kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi:
cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı. Böylece , bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük , kanatları buruş buruştu. Adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.
Ama bunlardan hiçbiri olmadı.
Kelebek , hayatinin geri kalanını , kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de , asla uçamadı. Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey , kozanın kisitlayiciliginin ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için gereken çabanın , Allah’ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kisitlayiciligindan kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu.
Bu gerçeği öğrendiğinde , hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti:
Bazen , hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey , çabalardır. Eğer Allah , hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi , o zaman , bir anlamda sakat kalırdık . Olabileceğimiz kadar güçlenemezdik o zaman . Ve asla uçamazdık..

Doğru İnsanı Bulmak


Bir uçak yolculuğunda yan koltukta oturan bir adamın alyansını sağ elinin işaret parmağına taktığını fark eden yazar yorum yapmaktan kendini alamaz;
'Bayım alyansınızı yanlış elinize takmışsınız! '
Adam bunun üzerine;
'Yanlış kadınla evlendim de ondan! ' diye karşılık verir.
Ziglar bu anıyı aktardıktan sonra şöyle sorar; 'Peki ya bu adam doğru adam mı?
Yani kadın doğru adamla mı evlenmiş?
Yanlış seçilmiş bir insana doğru insanmış gibi davranırsanız sonuçta doğru insanla evlenmiş olmaz mısınız?
Doğru seçilmiş bir insanla evlendiğiniz halde yanlış davranıyorsanız yanlış bir evlilik yapmışsınız demektir çünkü.
Doğru insan olmak doğru insanla evlenmekten çok daha fazlasıdır! ' Yazar kitabında şu öyküyü anlatır.. '
Yıllar önce Hawai'de başlık parasına benzer bir uygulama revaçtadır. Bir erkeğin sevdiği kızla evlenebilmesi için kızın ailesine belli sayıda inek vermek zorundadır. İnek sayısının 10 adet olması gerekmekle birlikte kızın özelliklerine göre bu sayı değişebilmektedir. ve adada iki kızı olan bir adam yaşamaktadır.
Kızlardan büyük olanı bizdeki deyişle -kabul görmeyen- tipte, şanssız bir kızdır ve babası ona 3 inek fiyat biçmiştir; 2 inekli bir teklifi de kabul edecektir; hatta iyi bir pazarlıkla 1 ineğe fit olmaya razıdır. Bir gün adanın zenginlerinden Johny Lingo bu eve geldiğinde herkes onun diğer kızı isteyeceğini düşünür. Oysa yaşlı adamı sevince boğarak büyük kıza talip olur. Herkes en azından isteneni yani; 3 inek ödeyeceğini düşünürken Johny yanında 12 tane inekle gelmiştir! !
.. O dönemlerde normal bir balayı ortalama bir yıl sürmektedir ama gelin ve damat iki yıllık balayı planlamıştır.
Damatla gelinin dönmesinin beklendiği gün ahaliden biri dönüşlerini haber vermeye gelir gelmesine ama gelenlerin Jony ve eşi olduğundan emin değildir. Aslında Johny'i tanımıştır fakat kızdan emin olamamıştır; yaklaşan kadın çok güzel, zarif birisidir. İyice yaklaştıklarında kimsenin tereddütü kalmaz. Fakat kızın güzelliği, cazibesi ve çekiciliği en eleştirici gözle bile reddedilmeyecek ölçüdedir. Yakından bakanlar Johnny'nin 12 inek karşılığında iyi bir alışveriş yaptığını düşünürler.'
Yazar işin püf noktasını şöyle özetler; 'Johnny 12 inek ödedi, kız 12 ineklik bir kadın haline geldi.'
Bu hep böyle olmaktadır; eşinize veya sevgilinize verdiğiniz değer, ona kazandırdığınız değerdir.
80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.
Yaşlı baba kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: 'Bu ne oğlum?' Oğlu şaşkın, cevapladı: 'o bir karga baba.'
Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: 'Bu ne oğlum?' Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: 'Baba, o bir karga.'
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: 'Bu ne?' Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: 'O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?'Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: 'Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?'
Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümsemeye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi. Orada şunlar yazılıydı:
'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. Her soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'

Yanlış Anlaşılmanın Tarihi

Sylviane Herpin’in ünlü önermesini çoğumuz biliriz:
“Düşündüğünüz, söylemek istediğiniz, söylediğinizi sandığınız, söylediğiniz, karşınızdakinin duymak istediği, duyduğu, anlamak istediği, anladığını sandığı ve anladığı arasında farklar vardır. Dolayısıyla, insanların birbirini yanlış anlaması için en az dokuz olasılık var.”
Bu dokuz olasılık, tarihe de damgasını vuruyor kimi zaman:
Örneğin BBC Televizyonunun yıllar önce hazırladığı bir belgeselde, Berlin Duvarı'nın Doğu Alman yetkililer arasındaki küçük bir yanlış anlama yüzünden yıkıldığı öne sürülüyordu. Zamanın Politbüro sözcüsünün, “Vize alan batıya geçebilir” sözü her nasılsa “Herkes batıya geçebilir” diye anlaşılmıştı çünkü. Bunu duyan halk tarihi Brandenburg Kapısı'na yığılmış, ne yapacağını şaşıran nöbetçiler insanlar takılıp düşmesin diye bariyerleri kaldırmıştı.Binlerce kişi, televizyon kameralarına el sallayarak, güle oynaya geçmişti batıya.
Bir başka yanlış anlama da Alfred Nobel’in yaşamını değiştirmiş:
1888 yılında bir gazetede kendi ölüm haberini okumuş adamcağız. Üstelik, başlık ‘Ölüm Taciri Öldü’ diye atılmış. Ajanslara ulaşan haber, Alfred Nobel’in ağabeyi Ludwig Nobel’in ölüm haberiymiş aslında. Ancak bu yanlış anlama Alfred Nobel’in yaşamını biçimlendirmeye yetmiş de artmış bile. Adı ‘ölüm taciri’ne çıkmış zavallının. Nobel Ödülleri’nin önünü açan vasiyetini de zaten bunun acısıyla yazdığı söylenir; adı hiç olmazsa ölümünden sonra temize çıksın diye.
Peki anlı şanlı FBI’ın ünlü komedi topluluğu 'Üç Ahbap Çavuşlar'dan (Marx Kardeşler) Groucho Marx'ı 'komünist' olduğu gerekçesiyle yıllarca izlemesine ne dersiniz?
Ondan Karl Marx ile aynı soyadını taşıdığı için kuşkulanıyorlarmış. Zamanla ünlü komedyeni bile güldürecek hale gelmiş olay: Groucho 1977'de 82 yaşında yaşama veda ettiğinde FBI'daki dosyası açıkmış hâlâ.
Ne var ki yanlış anlaşılmalar her zaman böyle gülümsetmiyor insanı:
Dostoyevski’nin kapısı bir gece çalınıyor işte.
Ne esin perisidir gelen, ne de iyi yürekli bir dost:
Subaylar ve kazaklar odaya doluşur, onu tutuklar, bütün yazılarına el koyarlar.
Tam dört ay Saint-Paul Kalesindeki bir hücrede kalır koca yazar. Çünkü birkaç heyecanlı arkadaşıyla bir toplantıya katılmış ve bu toplantılar abartılıp Petraşevski suikastı olarak nitelenmiştir. Başka bir suçu yoktur; hiç şüphesiz bir yanlış anlama söz konusudur.
Yine de en ağır cezaya çarptırılır ama:
Kurşuna dizilerek idam!
Yalnızca edebiyatçıların değil, çevirmenlerin de başı yanlış anlaşılmalar yüzünden ağrımıştır zaman zaman. Çek yazar Milan Kundera, baskı altındaki ülkesinden Fransa’ya kaçtığında, kitaplarının Fransızca’ya çok önemli yanlışlarla çevrildiğini keşfeder ve kovar çevirmenini.
Toplumla yazı yoluyla iletişim kuran başkaları zaman zaman ‘yanlış anlaşılmaktan’ yakınır. Köşe yazarlarının yanlış anlaşılma üzerine sık sık yazmaları da belki bu yüzdendir.
Öte yandan, yanlış anlaşılmalar kimi zaman gereci de olur edebiyatın:
Shakespeare’in tam bir yanlış anlamalar komedisi olan ‘On İkinci Gece’, yüzyılları yenip bize kadar gelmiş, yaşantımıza güzellik katmıştır. Yanlış anlaşılma olayına durup dururken kafayı takmış olmam, onların benim yaşantımda da yer tutmasından kaynaklanıyor. Kendimi bildim bileli yanlış anlaşılan bir adam oldum. Çocukluğumda, söylemek istediğimi tam olarak söyleyebildiğim anlar parmakla gösterilebilecek denli azdır. Ne üst kat komşumuzun kızı ona olan aşkımdan haberdar olabilmiştir bu yüzden, ne de aslında kötü bir çocuk olmadığımı öğretmenime gösterebilmişimdir. Dahası, annem ve babamla birbirimizi o denli çok yanlış anlamışızdır ki, bunun ördüğü duvar gençliğim boyunca perdelemiştir ruhumuzu. Yanlış anlaşıldığı zaman insan kendisini bir bataklıkta hissediyor. Durumu düzeltmek için durmadan çırpınıyor, çırpındıkça da batıyorsunuz.
Sokaklara çıkıp bağırmak geliyor içimizden, ‘hayır, ben öyle demek istememiştim!’ diye.
Boşuna elbette.
Belki de en iyisi teslim olmak ve kendimizi yanlış anlaşılmış yanlarımızla birlikte görebilmek. Her yanlış anlaşılma, bizi kendi içimize yöneltiyor aslında. Daldığımız o derinlikten bir avuç kum da çıkarabiliriz, değerli inciler de. Bugün bile ne zaman birinin beni yanlış anladığını görsem, sanat yeteneğimin küçüklüğümdeki o yanlış anlaşılmalara borçlu olduğumu düşünerek avuturum kendimi. Kendisini gündelik yollarla ifade edemeyen çocuk kurtuluşu sanatta bulmuş, yazıya sığınmıştır. Yalınlık merakım da oradan gelir işte; yanlış anlaşılma korkumdan. “Karanlık gecede, Ölüm’ün hayaleti siyah kanatlarını üstümüze gererek aramızda dikilip, demirden elleriyle ruhlarımızı boşluğa iterken birbirimize seslenir, yardım için haykırırız” der Halil Cibran, ülkesi savaşla kavrulurken yazdığı satırlarda.
Belki bize de gereken öyle karanlık bir gecedir işte:
O zaman birbirimizi yanlış anlamaktan vazgeçip her sözcüğü en gerçek, en saf anlamıyla kavrayabiliriz. Bu en çok yazarları üzer aslında; herkesin birbirini doğru anladığı bir dünyada kimse onlara gereksinim duymaz çünkü.
Tuna Kiremitçi
Blog Widget by LinkWithin